|
“Bunu acıyla burkulan bir kalple söylüyorum ki henüz bir
Irak halkı yoktur. Bunun yerine her türlü vatandaşlık
düşüncesinden yoksun, dini gelenek ve garipliklere
boğulmuş, ortak hiçbir bağ ile birbirine bağlanmayan,
kulağını kötülüğe kaptırmış, anarşiye mümeyyil ve her
türlü hükümete karşı ayaklanmaya hazır tahayyül edilmez
insan kitleleri vardır. Biz bu kitlelerden eğiteceğimiz,
öğreteceğimiz, arındıracağımız bir toplum yaratmak
istiyoruz... Mevcut şartlar gözönüne alındığında bunun
için gerekli gayretin büyüklüğü görülebilir...”
1921’in bir bahar günü Winston Churchill hangi akla
hizmet ettiği belli olmayan bir hamleyle asırlardır üç
ayrı yönetim birimi olarak var olmuş Musul, Bağdat ve
Basra’yı birleştirerek Irak diye bir devlet ortaya
çıkarmıştı. Başına Mekke Şerifi’nin oğlu Faysal’ın
geçirildiği bu ülke kralıyla, halkıyla yapay bir ülke
olmuştu. Basra merkezli Şiiler, Bağdat ve çevresinde
yaşayan Sünniler ve Musul çevresinde yaşayan Kürt ve
Türkmenleri bir tek millet devletin çatısı altında
toplamak yüz yıl sürecek bir çatışmanın ilk kıvılcımını
atmaktı... Kral Faysal’ın programı, bu üç bölge ve
Şiiler, Sünniler, Kürtler, Türkmenler, Süryaniler,
Yezidiler ve Yahudilerle Balkanlaşmış bir toplum
yapısından bir millet devlet çıkarmak üzerine kurulmuştu.
Krallıktaki yirminci yılında çabalarının sonuç
vermediğini ikrar etmek durumunda kalmış, onu takip eden
Baas Yönetimleri de Iraklılık bilincinin yerine
Pan-Arabist politikaları yerleştirince Irak günümüze
kadar parçalanmış bir toplum olarak varlığını korumuştu.
İkinci Körfez Savaşı sonrasında Irak yönetiminin alacağı
yeni çehre işte bu parçalanmışlık üzerine bina edilecek.
Altı gün sürecek bu dizi yazımızda Irak’ın demografik
yapısının tanıtılmasına ve bu yapının savaş sonrasında
kurulacak siyasi yapıya nasıl yansıyabileceğinin
tartışılmasına çalışılacak. Öncelikle Irak’ta siyasi
olarak ‘azınlıkta’ bulunan Şii nüfus haricinde
demografik bir çoğunluğun bulunmadığını kaydedelim.
Bugün Irak’ın nüfusu 24 Milyon’un biraz üzerinde tahmin
ediliyor. Bu nüfusun %60’ını Şiiler, %37’sini Sünniler
ve geri kalan %3’ünü de Süryaniler ve diğer dini
cemaatler oluşturuyor. %37’lik Sünni nüfusun yarısı
Sünni Arap, yarısı da Sünni Kürtlerden oluştuğundan
savaş sonrasında Kürtler’in ayrı bir otonom bölge olarak
Irak’ın genel seçimlerine katılmayacağı bir yapılanma
durumunda Şiiler Irak nüfusunun %72’sini oluşturacak
görünüyorlar. Demografik dengedeki bu ağırlıklarından
dolayı ‘Irak Azınlıkları’ dizimize Şii çoğunluğuyla
başlamayı uygun bulduk...
Azınlıktaki Çoğunluk: Irak Şiileri
Şiiler dünyada üç ülkede nüfusun çoğunluğunu (İran %92,
Irak %60, Bahreyn %60) ve bir ülkede de nisbi
çoğunluğunu (Lübnan: %35 Şii, %30 Hıristiyan ve %30
Müslüman) oluştururlar. Buna karşılık Şiilerin iktidarda
olduğu tek ülke İran’dır. Pakistan’da Irak’ta olandan
daha fazla, Hindistan’da Irak’taki kadar Şii
yaşamaktaysa da bunlar toplam nüfusun çok küçük bir
bölümünü oluşturmaktadırlar (Pakistan’da %15,
Hindistan’da %1).
Irak Şiileri hemen tamamen Arap olmalarıyla İran
Şiiliğinden ayrılmakla birlikte son yüzyıl içinde
İran’la oluşturdukları bağlar dolayısıyla gerek mevcut
gerekse gelecek Irak rejimleri ve bölgedeki Amerikan
çıkarları için tehdit oluşturmaktadırlar. Irak nüfusu
içindeki ağırlıklarına rağmen tarih boyunca politik ve
askeri kurumlardan dışlanmış olan Irak Şiileri 1920 ve
1991 yıllarında yaşadıkları benzeri bir siyasal
bağımsızlığın arefesinde bulunuyorlar. Yaklaşık 15
milyon nüfusuyla Irak Şiiliğinin savaş sonrasında
üstleneceği rol Irak kadar İran, Bahreyn ve Lübnan gibi
ülkelerin de geleceğini etkileyeceğe benziyor. Ancak
gelecek projeksiyonlarında hataya düşmemek için bu
kendine has Şii cemaatinin tarihi kökenlerinin tanınması
elzem...
Osmanlı döneminde Irak Şiileri
Osmanlı döneminde Irak Şiileri toplumsal ve siyasi
hayattan soyutlanmış bir hayat yaşıyorlardı. Basra
Eyaleti’nin siyasi elitleri arasında dahi Şiiler
bulunmuyor, Şii çocuklar devlet okullarına gönderilmiyor,
Osmanlı hukuk sistemi Sünni İslam’ın Hanefi yorumuna
dayandığından Şiiler davalarını kendi içlerinde
halletmeye çalışıyorlardı. Bu dönemde Bağdat, Necef ve
Kerbela gibi şehirlerde yaşayan Şiilerin dışındaki
Şiiler Güneydeki tarım alanlarını işleyen yarıcılardan
oluşuyorlardı. Bunların çoğu son ikiyüz yıl içinde
Şiileşerek yerleşik hayata geçmiş göçebe ve yarı göçebe
kabilelerin soyundan geliyorlardı. Bölgede ne laik ne de
dini eğitim sistemi kurulamadığından ne Şiilikleri ne de
İslamlıkları kurumsallaşmış değildi. 20. yüzyılın ikinci
yarısına kadar da bu durum değişmedi.
Buna karşılık Kerbela, Necef ve Kazımiye gidi kutsal Şii
şehirlerinde yaşayan Şii liderleri İran Politikasına
müdahale edecek kadar güçlü bir dini gelenek
oluşturmuşlardı. Genç Türklerin laik yaklaşımına ve
İran’da gördükleri Batılılaşma temayülüne karşıydılar.
İngilizler Irak topraklarına girdiklerinde Sünni Arap ve
Kürtlerin aksine Osmanlı’nın yanında savaşa katıldılar.
Savaştan sonra da İngiliz işgaline karşı ilk ayaklanan
ekip oldular. Osmanlı dönemi Irak Şiileri için savaş bir
İslam-Batı Savaşı’dı ve sadakat gösterdikleri Osmanlı
Devleti değil İslam Dini’ydi. Şiilerin dünyayı Doğu-Batı
çatışma çizgisinde algılayışları günümüze kadar da devam
etmiş, bu sebeple de Sünni-Şii ayrımı siyasal
tercihlerinde belirleyici olmamıştır.
İngiliz Mandası ve Kraliyet Yönetimi altında Şiiler
Irak Şiileri 1920 Irak ayaklanmasında ve takip eden
devlet kurma çabalarında gösterdikleri direncin
faturasını liderlik yapılarının sürgüne gönderilmesiyle
ödediler. Özellikle Şiilerin seçimlere katılmamaları
yönünde fetvalar yayınlayan Şii önderleri İran’a
sürüldüler. Bu dönemde İran laik Şah yönetiminde
bulunduğundan Şiiler dış yardımdan da mahrum kalmışlardı.
Sürgünlerin Irak Şiası üzerindeki etkisi öylesine yıkıcı
oldu ki bundan sonraki onyıllar boyunca Şii din adamları
siyasetten uzak durmayı tercih ettiler.
Bundan sonra kurulan monarşi ile bir tür ‘barış içinde
bir arada yaşama’ ilişkisi geliştiren Şiilerin siyasi
talepleri Güneye yönelik vergi adaletsizliklerini
gidermek, Şii hukuk fakültelerinin açılması, hükümetin
Şii bölgelere yeterli sağlık ve eğitim harcaması yapması
gibi taleplerle kısıtlı kaldı. Bu talepleri siyasi
hareketlere dönüştürme uğrunda yapılan 1927, 32 ve 35
deneyimleri de kısa ömürlü halk hareketleri olarak
tarihe gömüldüler.
1940’larda yaşanan iki gelişme Irak Şiilerinin kaderini
değiştirdi: Kraliyetin başlattığı eğitim kampanyası ve
başta Bağdat olmak üzere büyük şehirlere yönelik göç
hareketleri. Şiiler kısa zamanda genel toplum içindeki
‘cahil köylü’ imajlarından kurtulup bürokrasinin
basamaklarını tırmanmaya başladılar. Eğitim kampanyası
bir taraftan Şiileri iktidara yaklaştırırken bir
taraftan da toplumsal bağların güçlenmesini sağladı.
Göçle birlikte ekonomik durumlarını da güçlendiren
Şiiler özellikle 1951 yılında ülkeyi terkeden
Yahudilerin boşalttığı ticaret imkanlarını
değerlendirdiler ve kısa zamanda Bağdat’ın en zengin
tüccarları durumuna geldiler. Zenginlik ve entelektüel
dinginlik kısa zamanda politik güce dönüştü. 1947’den
önce bir tane bile başbakan çıkaramamış Şiiler 1947-1958
arasında dört başbakan çıkardılar. 1947 öncesinde
bakanlık koltuklarında ortalama %17.7 Şii bakan varken
47-58 arasında bu oran %34.7’ye yükseldi.
Eğitim ve göç Şii toplumun ideolojik duyarsızlığına da
son verdi. Kut ve Amara gibi güneyin en fakir
kentlerinden Bağdat’ın banliyölerine akan Şiiler
Sosyalist ve Komünist ideolojileri benimsediler. Buna
karşılık kutsal kentlerdeki yerleşik dini hiyerarji daha
radikal dini ideolojileri benimsemeye başladılar.
Yıllardır kırsal Şii kesimini ihmal etmiş olan dini
liderlikle Şii halk tabakası arasındaki uçurum
böylelikle daha da büyüdü. 1950 sonlarında Şii tabanın
Devlet kurumlarında görev almaya başlamalarıyla
eşzamanlı olarak ortaya çıkan laikleşmeye karşı dini
bilinçlenmeyi teşvik eden Şii hareketler ortaya çıkmaya
başladı. Liderliğini Ayetullah Muhsin el-Hakim ve
Ayetullah Bekir el-Sadr’ın yaptığı el-Da’ve el-İslamiyye
(İslami Davet) takip eden yıllarda Irak Şiiliğinin
liderlik yapısını oluşturacak, Şii din önderleri
birbiriyle evlilik bağıyla bağlı bu iki liderin soyundan
gelecekti.
Baas Yönetimi altında Şiiler
İslami Davet Irak Şiiliğinin düşmanları olarak artan
laikleşme, siyasal sürece katılmanın getirdiği seküler
ideolojilere bağlılık ve özel olarak da komünizmi
belirlemişti. Bu tehdit algılayışı laik kadroların
gerçekleştirdiği 1958 devriminden sonra daha da
belirginleşti. Başını Muhsin el-Hakim’in oğlu Muhammed
el-Hakim’in çektiği genç dini liderler komünist
partilere üyeliği yasaklayan fetvalar yayınlıyorlar,
Sosyalizm’in Arap dünyasında aldığı şekil olan Nasır
Pan-Arabizmi’ne karşı da temkinli yaklaşmayı tavsiye
ediyorlardı. Buna rağmen laik Şiiler Baas Partisi’nin
saflarında yer almaktan çekinmemişlerdi. Onlar Baas’ı
Pan-Arabizm’den çok Irak milliyetçiliğine verdiği
destekten dolayı benimsemişlerdi. Partinin ilk genel
sekreteri Fuad el-Rikabi bir Şii’ydi ve partiyi
terkettiği 1960 yılına kadar da parti içinde Şii
kadrolaşmasının savunucusu olmuştu. Baas Rejimi ana
yapısı itibarıyla bir laik ideoloji olsa da içinden
çıktığı milliyetçi gelenek Sünni bir gelenek olduğundan
zaman içinde Şiilerin partinin üst tabakalarından
uzaklaştırılması kaçınılmazdı. Ancak bunun için devrimin
oturaklaşmasını beklemek gerekecekti.
1958 devrimi on yıl sonra 1968 devrimi ile oturaklaştı.
Bundan sonra Irak rejimi halk desteğine ihtiyaç duymayan
totaliter bir rejime dönüştü. Özellikle petrol gelirleri
rejimin vergi toplamaya bile ihtiyaç duymaması sonucunu
doğurmuştu. Ekonomik refah beraberinde güçlü bir merkezi
ordu, haberalma örgütü ve gizli polis teşkilatını (muhaberat)
ortaya çıkardı. Bütün bu gücün dayanamadığı tek şey
vardı: Ayrılıkçı bireysel güç merkezleri. Son otuz
yıldır hiçbir başkaldıya prim vermemiş olmalarına rağmen
Şiiler de yıllardır çıban başı olarak görülen Kürtlerle
birlikte rejimin muhtemel düşmanları ilan edildiler.
68 Devrimi’yle iktidarın tartışmasız sahibi olan Saddam
Hüseyin muhtemel Şii ayaklanmalarını önceden bastırmak
için aradığı fırsatı 1976 yılında buldu. Saddam rejimi
Suriye ile arasındaki Fırat suyu problemini bir türlü
çözemediğinden 75 ve 76 yılları Güney sazlıkları için
kurak yıllar olmuş ve hasat oldukça verimsiz olmuştu.
Şubat 1977’de İmam Hüseyin Festivali sırasında Kerbela
ile Necef arasında başlayan düzensiz protesto
gösterileri üzerine rejim bir dizi Şii dini liderini
tutukladı. 1975 yılında Şah Rıza Pehlevi ile yapmış
olduğu barış anlaşması sayesinde İran cephesini
güvenceye almış olan Saddam ayaklanmanın liderleri
olduğunu iddia ettiği sekiz din önderini idam ettirdi.
Bir yıl sonra da 1964 yılından beri Necef’te yaşayan
sürgündeki İran’lı Şii lider Ayetullah Humeyni’yi sınır
dışı etti. Takip eden bir yılı Fransa’da geçiren Humeyni
1979 yılında tarihin en çok konuşulan devrimlerinden
birini gerçekleştirerek İran’a geri döndü. Beklenenin
aksine bu dönüş Irak Şiiliği için daha fazla baskı, daha
fazla zulüm anlamına geliyordu.
İran Devrimi sonrası Irak Şiileri
İran Devrimi’nin Irak Şiileri üzerinde bir dizi yıkıcı
etkisi oldu. Öncelikle o güne kadar dünya Şiiliğinin
dünya merkezi olan atabat şehirleri (Irak’taki kutsal
Necef, Kerbela ve Kazımiye şehirleri) yerlerini İran’ın
Kum şehrine bıraktılar. Dahası İran devriminin
oluşturduğu Şii imajı Irak Şiilerini de kurban ediyor,
bu yeni imaj gerek dünya kamuoyuna, gerekse her türlü
hareketliliklerini kontrol altına alan Saddam rejimine
karşı kendilerini zor durumda bırakıyordu.
İran’daki rejimin değişmesi Saddam’ı daha da saldırgan
ve şüpheci kılmıştı. Daha 1974 yılında 60,000 İran
asıllı Şii’yi İran’a süren Saddam Devrim’den hemen sonra
bu sayıya 35,000 yenisini ekledi. Bunların hemen tamamı
İran asıllılardı ve Humeyni’nin Necef’te geçirdiği
yıllarda iletişim kurduğu politik olarak aktif grupları
içeriyordu. Sürülen liderlerin arasında bulunan Muhammed
el-Hakim kısa zamanda Tahran merkezli bir anti-Saddam
Şii hareketinin önderliğine oturacaktı. 1980 yılı içinde
Muhammed Bekir el-Sadr ve kızkardeşi Bint Hüda’nın
tutuklanarak idam ettirilmesi Muhammed el-Hakim için
Irak Şiilerini ayaklanmaya hazır bir kitleye
dönüştürmüştü.
Muhammed el-Hakim Irak’ta yaşanmakta olan baskının kısa
zamanda İran benzeri bir ihtilali körükleyebileceğine
inanmıştı. Humeyni’nin teşviği ve maddi yardımlarıyla 17
Kasım 1982’de Irak İslami Devrim Yüksek Konseyi’ni (IİDYK)
kurdu ve başta El-Da’ve el-İslamiyye olmak üzere belli
başlı bütün Şii örgütlerini çatısı altında toplamayı
başardı. Ancak Irak topraklarında giriştiği kapsamlı
propaganda beklediği sonucu vermedi. Irak Şiileri
savaşın kaybedilmek üzere olduğu 1986 yılında dahi
rejime karşı ayaklanmayı kabul etmediler.
Irak Şiileri’nin İran-Irak Savaşı sırasında onca baskı
ve katliama karşın Bağdat’a bağlı kalmış olmalarını
açıklamak zordur. Daha 1981 Haziran’ında Irak Ordusu
içindeki yüzlerce Şii asker ve subay Saddam’a karşı bir
ihtilal girişiminde bulundukları gerekçesiyle idam
edilmişler, 1984 yılında yasaklanmış olan El-Da’ve ve
diğer Şii örgütlerine üye yüzlerce Şii tutuklanmış ve
altıyüzü o yıl içinde idam edilmişti.
Uzmanlar Irak Şiilerinin ilk bakışta anlamsız görülen bu
sadakatlerini Saddam’ın bir yandan baskıyı artırırken
diğer yandan Şiileri yönetim kadrolarına alma
politikasının başarısına ve İran propagandalarının Irak
Şiiliğini hep dini tabakalarıyla, liderlik kademeleriyle
temas kurarak etkilemeye çalışırken bu kadrolarla
Güney’in halk tabakası arasındaki uçurumu dikkate
almamasına atfederler. Her durumda Irak Şiileri Körfez
Savaşı’na kadar rejime olan sadakatlerini kaybetmediler.
Muhammed el-Hakim’in ümit ettiği ayaklanma 1991 yılında
geldi. Ancak o zaman da ne İran’ın bu ayaklanmayı
destekleyecek durumu vardı ne de ayaklanmayı kışkırtan
ABD yönetimi Şiilere sahip çıkmayı göze alabildi.
1991 Ayaklanması ve Şiilerin aldığı dersler
1991 yılında Güney Irak Şiileri George Bush’un bir
çağrısına cevap vererek Kuzey’deki Kürtlerle birlikte
ayaklandılar. Ayaklanmanın ateşleyici gücü yine Muhammed
el-Hakim liderliğindeki IİDYK idi. ABD ordusu kontrolünü
İran destekli bir ekibe kaptırdığı bu ayaklanmayı
desteklemedi. Amerika Şii kontrolündeki bir Irak
rejiminin İran’la işbirliği yapacağı korkusuyla Şiileri
Saddam Hüseyin’in insafına bırakmıştı. Amerikalıların
yaptığı tek şey 1992 Ağustosu’nda Güney Irak’ı uçuşa
yasak bölge ilan etmek oldu. Ancak bu tedbir Irak
Ordusu’nun kara harekatlarını durdurmaya yetmediği gibi
Irak’a uygulanan ekonomik ambargo da en çok bu yöreyi
vurdu.
Irak’ın kanlı bir şekilde bastırdığı ayaklanma 150,000
Şiinin daha İran’a sürülmesi ve yüz kadar üst düzey Şii
liderinin ortadan kaybolmasıyla sonuçlandı. Irak bundan
sonra da gerek askeri gerekse ekonomik yönden Güney
Irak’a yönelik baskılarını devam ettirdi. Daha 1993
yılında yerel Şii kaynakları iki yıl içinde ölen
Şiilerin sayısının elli bini aştığını iddia ediyorlardı.
1992 yılından itibaren Irak Güney Irak’ın tarım cenneti
olan sazlıkları kurutmaya başladı. Kurulan kanallarla
sazlıkları besleyen Fırat suyu direk olarak Körfez’e
akıtılmaya başlandı. 1997 yılında hapishanelerde bulunan
15 yılı ve üstü cezalara çarptırılmış olan Şiiler
sistematik olarak öldürülmeye başlandılar. 1998 yılı
içinde Irak güvenlik güçleri Güney Irak’ta Şiilere ait
tahılları, evleri, sazlıkları yaktı, köyleri
bombardımana tuttu ve büyük sayılarda sivil
tutuklamalara girişti. Bu yıl içinde Ayetullah Ali
el-Ğarâvi ve Şeyh Burujûrdî’nin öldürülmesi
ayaklanmalara ve takip eden gelişigüzel tutuklama ve
sürgünlere yol açtı. Bir yıl sonra da Şii din adamı
Ayetullah Muhammed Sadık El-Sadr ve iki oğlu
öldürüldüler. Bağdat, Kerbela, Nasıriye, Necef ve
Basra’da yaşanan halk ayaklanmaları Irak Ordusu
tarafından şiddetle bastırıldı.
2001 yılında on yıldır ancak yerel halk ayaklanmaları
örgütleyebilen IİDYK paramiliter guruplar kurmayı
başardı. Bu yıl içinde Bağdat’taki bazı devlet
binalarına yönelik Katyuşa saldırıları düzenlendi. Ancak
bu saldırılar rejimin Güney Şiileri üzerine vurduğu
yumruğunu sertleştirmesinden öte bir işe yaramadı.
Irak Şiiliğinin Siyasal yapılanması
Güney Irak Şiasının siyasi örgütü Irak İslami Devrim
Yüksek Konseyi (IİDYK)’dir. Örgütün askeri kanadı Bedir
Müfrezeleri veya El-Mücahidin adıyla bilinir. Bedir
Müfreze’sinin vurucu gücünü Katyuşa Füzeleriyle
donatılmış 4000-8000 kişilik paramiliter askerler
oluşturmaktadır. Örgütün başında bulunan Muhammed
el-Hakim 1955-1970 yılları arasında dünya Şiiliğinin
lideri olarak bilinen Büyük Ayetullah Muhsin el-Hakim’in
oğludur. Hareketin İran’daki tabanı sürgünler ve
Irak-İran Savaşı sırasında İran’ın eline geçen savaş
esirlerinden oluşmaktadır. IİDYK’nın yetmiş kişiden
oluşan ve içinde çeşitli İslami hareketleri ve din
adamlarını bulunduran bir Genel Meclis’i bulunmaktadır.
Örgüt gerek Celal Talabani’nin Kürdistan Vatansever
Birliği ve gerekse Mesud Barzani’nin Kürt Demokratik
Partisi ile Saddam rejimine karşı ortak faaliyetlerde
bulunmak konusunda anlaşmalar yapmıştır.
IİDYK 1998 yılında ABD’nin ‘yardım edilebilecek yabancı
örgütler’ listesine girmiş olmakla birlikte ABD
yönetiminde kuşkuyla bakılan bir örgüttür. Gerek örgütün
El-Da’ve partisini içeriyor olması sebebiyle İslamci bir
kimliğinin olması gerekse askeri yönden İran Devrim
Muhafızları Ordusu’nun kontrolünde olması Washington’u
rahatsız eden noktaları teşkil etmektedir. Örgüt 1999
yılında Washington’dan yapılan Saddam’ı devirmeye
yönelik bir ihtilal girişimi için yardım tekliflerini
geri çevirmiş, Ekim 1999 sonunda New York’ta toplanan
bir muhalifler toplantısına da katılımcı göndermeyi
reddetmiştir.
2003 Mart ayı itibarıyla militanlarını Kuzey Irak’a
geçirmeye başlayan IİDYK bu hareketiyle Amerikan
yönetiminin şimşeklerini üzerine çekmiştir. IİDYK
Amerika’nın savaş sonrasında Şiilerin yönetim hakkını
tanımaması halinde Bedir Tugayı’nın Amerikalılarla
savaşmak için Irak’a yerleşeceklerini ve ABD Irak’ta
askeri bir rejim kurmak için geliyorsa Saddam’dan daha
büyük düşmanları olacaklarını her fırsatta açıklamıştır.
Irak Şiileri İIDYK’nin de üyesi olduğu Irak Milli
Kongresi’nin çatısı altında da faaliyet
göstermektedirler. Kongre’nin liderliğini laik bir Şii
olan Ahmed Çelebi yapmaktadır. 1992 yılında Viyana’da
kurulan Kongre aynı yıl merkezini Kuzey Irak’taki
Süleymaniye kentine taşımıştır ve Irak muhalif
gruplarının tamamından gelen ikiyüzün üzerinde üyesi
bulunmaktadır.
Kongre ABD hükümetinin resmi olarak tanıdığı ‘sürgündeki
Irak parlamentosu’ olarak faaliyet göstermektedir. Irak
Savaşı öncesinde Kongre’nin ABD’deki Irak göçmenleri
arasında paramiliter bir grubun oluşturulması için çaba
sarfettiği ve toplanan gönüllülerin daha sonra Amerikan
Ordusu’nda görev yapmak üzere Hungary’de askeri
eğitimden geçirildiği bilinmektedir.
ABD yönetimiyle her türlü işbirliğine rağmen Irak Milli
Kongresi’nin de Saddam sonrası Irak’ında ne tür bir rol
üstleneceği açık değildir. ABD yönetimi Washington’da
yapılan Iraklı muhalif gruplar toplantısına Kongre’nin
yürütme konseyi başkanı Şeyh Muhammed Muhammed Ali’yi
davet etmeyerek Kongre içindeki Şii ağırlığından
rahatsız olduğunu açıkça göstermiştir. Kongre’nin
yürütme konseyinde bulunan ve Amerikalıları rahatsız
eden bir başka isim de IMK’yı Filistin Davası ile
ilişkilendiren Hasan el-Nakib. El-Nakib 1968 Baas
İhtilali öncesinde Irak’ta üst düzey askeri ve
diplomatik görevlerde bulunmuş, 1967-70 yılları arasında
Ürdün’de bulunan Irak Ordusu’nu komuta etmiş ve nihayet
1978 yılından sonra da Irak’tan ayrılarak FKÖ’ye askeri
danışmanlık vermiş emekli bir asker.
Irak Şiileri arasında taraftarları olan bir başka
hareket de kendisi Şii olmamakla birlikte Hz.
Peygamber’in soyundan geldiğine inanıldığı için hürmet
gösterilen Şerif Ali bin El-Hüseyin’in Anayasal Monarşi
Hareketi. 1958 darbesinde öldürülern Kral Faysal II’nin
kuzeni olan Şerif Ali şu anda Irak Milli Kongresi’nin
sözcülüğünü de yapıyor.
Bugün Irak topraklarında yaşayan iki Şii lideri Saddam
sonrası Irak için liderlik yarışında hesaba katılması
gereken liderler. Bunlardan Irak Şiilerinin en yüksek
dini otoritesi Ayetullah Ali Hüseyni Sistani Necef’te
yaşıyor ve Lübnan ve Pakistan Şiileri arasında da
popüler bir isim. Buna karşılık Sünniler için daha
kabullenilir bir isim olan Ayetullah Hüseyin Bahrül-ulûm
mevcut Irak hükümeti ile iyi ilişkiler kurmuş olduğundan
dolayı Amerikan yönetimi tarafından şüphe ile
karşılanıyor.
Irak Şiilerinin Saddam sonrasıyla alakalı
beklentileri
Irak Şiilerinin İkinci Körfez Savaşı’nın başlangıcından
bu yana sergiledikleri ‘çekingen’ tavır 1920 ve 1991
ayaklanmalarında olduğu gibi ortak bir hedef ve lider
etrafında kilitlenemediklerinin en önemli göstergesi.
1991 ayaklanmasında ABD ordusu tarafından terkedilmiş
olmanın getirdiği şüphecilikle davranan Şiiler şimdilik
‘bekle ve gör’ taktiği uyguluyorlar.
Şiilerin Saddam sonrası Irakla alakalı bugüne kadar
yapmış oldukları deklarasyonlarda açık olan birkaç nokta
var: Şiiler üçlü bir federasyonla Bağdat’tan kopmak
istemiyorlar. Bunun yerine Kürtler’e verilecek bir
federe devletin yanısıra Sünni ve Şii Arapların
demokratik temsil prensibine dayalı bir devlette
yaşamalarını istiyorlar. Bu deklarasyonlarda demokrasi,
federalizm ve cemaat haklarının yeni rejimin üzerine
bina edilmesi gereken sacayakları olduğu belirtilmiştir.
Bu çerçevenin anlamı Şiilerin tek başlarına iktidara
gelecekleri bir Sünni-Şii Irak’ını, Güney’in her yönüyle
Fırat sularına bağımlı tarımla geçinen fakir Şii
ülkesine tercih ettikleridir. Amerikan yönetiminin Kürt,
Süryani ve Türkmenlerin dışındaki bütün Irak
topraklarını kapsayan bir devleti yıllardır İran’la iyi
ilişkiler geliştirmiş bir Şii liderliğine teslim etmeye
ne kadar hazır olduğunu ise zaman gösterecek.
[DİZİ] / Kerim Balcı
16.04.2003 Zaman |